“BASTİZ” Seda POYRAZ, “F klavyelerimiz O’nun için ağlıyor”
“BAS-TİZ”
Seda POYRAZ
poyrazseda@gmail.com
F KLAVYELERİMİZ O’NUN İÇİN AĞLIYOR…
Hayat, lego taşları gibi önem derecelerine göre değişken parçaların bütünlüğünden oluşuyor. Bütünlüğün geleneksel anlatımında ‘insanlar doğar, okur, iyi bir iş sahibi olur, evlenir ve ölürler..” biçiminde tanımlanan hayatın şüphesiz ki önemli taşlarından birini ikinci isimleri haline dönüşen meslekleri oluşturur.
Seçimi her ne kadar, çoğu zaman bize ait olmasa da, gazetecilik mesleğini seçenlerin temel simgesi ise ‘f klavye’lerinde yazılar yazılan daktilolarıdır. Üniversiteyi kazandığım 1977 yılında mesleği belirlenmiş bir öğrenci olarak daktilo yazmayı öğrenmek ilk arzum, önceliğimdi.
Dolapdere’deki Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulumuzda derslerin sıklıkla boş geçmesinin öğrenmeyi geciktireceğini anladığımda, İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nde daktilo derslerine katılarak, ‘on parmak’ yazmayı öğrendiğimde sanki iş hayatına hazırlığın önemli bir halkasını gerçekleştirmiş gibiydim.
Bizim kuşağın türlü çeşitli anılarında saklı daktiloyu düşününce aklıma Bayazıt’ta okuyan gazeteci adayı sevgili arkadaşımTülay’ın gülümseyen gözleri gelir… Taksim-Edirnekapı tıkış tepiş troleybüslerinde ayakta tutunmaya çalışırken, tuşlardaki harflerin yerlerini zihinsel ezberleme çalışmalarım… Hürriyet gazetesi ekonomi servisinde çalıştığım 80′li yılların ortalarında sahip olduğum Erica marka yeşil boyalı daktiloma sahip olma sevincim…
O günlerde elde taşınabilen küçük özel daktilolarımız hiç unutulmayan, bugüne saklanan mesleki anılarımızın belki de en değerli parçalarıydı…
Uzun yıllar sonra Bayazıt’taki TGC Basın Müzesi’ni gezip gördüğümde, her biri Türk basın tarihine ayna tutan belge, fotoğraf, mesleki araçlar arasında Abdi İpekçi’nin kullandığı teyp, değil yeni jenerasyonlara benim için de şaşırtıcıydı. O günler, evlerimizde kullanılan pikap teypleri ses kaydı için kullanır, çantalarımıza sığması hiçbir şekilde mümkün olmadığı için tüm ağırlığıyla ellerimizde taşırdık.
Gazetenin pikap teybiyle ilk röportajımı Rüçhan Adlı’yla yaptığımı unutamam. Hayatın bizler için neler hazırladığı, hangi günleri göreceğimiz, yıllar sonra aynı sokaklardan hangi rollerimizle yürüyeceğimiz hiç belli değil. O devasa teyplerle ilk ropörtajımı Rüçhan Adlı’yla yapmıştım. Kısa bir süre sonra da çocukluğumun büyülü gözlü efsanesiTürkan Şoray’la.
Gazeteciliğin, her ne kadar aksini iddia edenler olabilirse de ‘hiyerarşi ve bürokrasisi’ asgari düzeyde, iş yapma biçimleri sonuca odaklı, sürekli gelişime dayalı ve her şeyden önemlisi insan ilişkilerinin samimi boyutta yaşanan bir meslek olduğuna inanmışımdır. Bunda mesleğin 7 gün 24 saat nonstop halinin de payı var şüphesiz.
Mesleğe başladığım yıllarda tanımıştım Bülent Abi’yi… Aradan geçen 20 yılı aşkın uzun dönemde diyaloğumuz hiç kesintiye uğramamıştı Bülent Yardımcı’yla. Ekonomi gazeteciliğinin nüvesinin piyasa muhabirliğiyle atıldığı 80′li yıllarda, bugüne onlarca şef, editör, müdür yetiştirmiş olan, en iyi piyasa muhabirlerindendi. O’nu piyasa ve sonra tarım alanının duayenleri arasına dahil eden ‘dere tepe, dağ taş demeden’ Anadolu’yu izlemesiydi. Yurtdışına gittiğini hiç anımsamıyorum bugün. Türkiye tarımına adanmış bir yaşamdı O’nunkisi…
Diğer adı Can Baba’yla ne çok yaşanmışlıklarımız var. O’nun liderliğinde Bayramoğlu Basın Tatil Köyü’nde haziran aylarında birlikte düzenlediğimiz etkinliğimiz. Geceyarısı sahilde başlattığımız ‘sucuk-salam’ partisinin bir eksiği olmasın diye çırpınışların, mangalların başında mis gibi kokan sucuklu ekmekleri dağıtışın, bağlama eşliğinde türkülere eşlik edişin; organizasyonumuzun en mükemmel şekilde gerçekleşmesi için heyecanlı koşturmaların… Bugün düşünüyorum da, hep çalışır ama havuza girmez, güneşlenmezdin bile Can babam. Bahçedeki böğürtlenlere de dikkat etmemiştik; sen onları toplayıp bizlere getirene kadar…
Mudurnu Sünnet Köyü’ne oğlumu alıp gitmiş, davetine katılmıştım. Dingin, masum göl kenarında kayıkla gezinti yapmayı, otomobilin belli bir yere kadar tırmanabildiği,çevredeki köylere tercih etmiştin. 13 yaşındaki oğlumun ilk kez o gezide köy hayvanlarını görmesinin şaşkınlığıyla oğluma selam söylerdin hep. Seninle bütünleşen kasketinle köylülerle sohbete dalar, sohbetlerinde sigarayı sanki daha da artırırdın.
Yaşamının her anında cebindeki küçük defterini kalemini çıkartıp notlar alırdın. Eleştirilerine ‘bıyıklı Türkler’ diye başlar, aflatoksini kamuoyunun gündemine taşır, tarımdaki zararlılara dikkat çekerdin. Çok ama çok okur, yazılarını F klavyenle yazardın.. Gazeteciliğe başladığım dönemlerde Ekonomik Bülten’de ‘Oda seçimlerini kim kazanacak? Başlıklı haberini görmüştüm. O sıralarda aynı konuyla uğraşan bir gazeteci olarak ‘atlatıldığıma’ ne çok üzülmüştüm.
Bülent abi, daktilo döneminin eski sıkı gazetecilerindendi. Aynı zamanda digital fotoğraf makinesini de çoğumuzdan önce boynuna takmıştı. O’nunla aynı dönemin ve yetiştirdiği gazeteci dostları 8 Ekim Perşembe günü öğlen namazından sonra kaldırıldığı cenazesindeydi. Çok sevdiği Oğuz Demir’in ilk kez kan çanağı gözlerini gördüm o gün. Üniversite öğrencisi sevgili oğlu Bülent Can’ın, güneşin hüzünle parladığı o acı günde, avuçlarındaki toprağı Can Baba’mızın üzerine usulca serptiğini… Kimbilir, belki de kış günlerinde üşümesin diye…
Popularity: 5% [?]

